gözüm etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
gözüm etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

EŞEK SUDAN GELİNCEYE KADAR


Sakarya'nın Karapürçek İlçesi'nin Teketababan Köyü'nde evlere su sayacı takmak için gelen Adapazarı Su Kanalizasyon İdaresi ekipleri eli sopalı köylülerin direnişi ile karşılaştı.

Büyükşehir belediye sınırlarının genişletilmesi sonucu Teketaban köyüne şebekelere sayaç takmak üzere gelen ADASU ekipleri köylülerin direnişiyle karşılaştı. Ekipleri gören kadın ve çocuklar ellerinde sopalar alarak ekipleri köye sokmadı. Ekiplerin yardım istemesi üzerine olay yerine çok sayıda jandarma ve polis ekibi sevk edildi.

Öte yandan köylüler ADASU yetkililerine tepki göstererek önce hizmet almak istediklerini belirterek "Biz bu şebekeyi imece usulü ile yıllar önce yaptık. Hiçbir altyapı yapmadan. Hizmet vermeden yangından mal kaçırır gibi köyümüze jandarma ve polisle birlikte baskın yapıyorlar. Şebeke bizim ADASU'nun değil. Bu su bizim. Bizim suyumuza nasıl saat takacaklar. Önce hizmet versinler. Sonra gelsinler saat taksınlar. Hizmet vermeden saat takmaya çalışırlarsa hiç istenmeyen olaylar olur" dediler.

ADASU Genel Müdürü Rüstem Keleş, büyükşehir sınırlarına alındıktan sonra Karapürçek ilçesine yatırımlar yapmaya başladıklarını, kurdukları arıtma tesisinden bir yıldır ilçedeki 14 köye su vermeye başladıklarını bildirdi.

Keleş, 13 köyde su sayacı takıldığını, ekiplerin bir sorunla karşılaşmadığını ifade ederek, "Teketaban köyünde sorunla karşılaştık. Bu köylere bir yıldır su vermemize rağmen su sayacı takmadık. Kanuni haklarımız neyse, onu sonuna kadar kullanacağız. Teketaban köyünde bazı vatandaşlar su faturası ödememek için, provokasyon yapıyorlar. Kullandıkları suyun faturasını ödemek zorundalar. Daha önce kendi imkanlarıyla ve bizim yaptığımız yardımlarla su ihtiyaçlarını karşılıyorlardı" diye konuştu.

Kaynak: sesonline.net, sakaryagundem.com, stargazete.com,

SUSKUNLAR

İhsan Oktay Anar, "Puslu Kıtalar Atlası"ndan bu yana nereye gitse hiç sormadan peşinden gidebileceğim bir yazar: Bir yandan onun çizdiği yollarda kaybolmayı, öte yandan da gidebilceği yerleri sevdiğim için...
Kelimelerle döşediği yollardan tıpır tıpır geçerken omuzlarım eski zaman insanlarına her değdiğinde, zamanın ve mekanın o noktasında yaşamamış olduğuma üzülmeye başlıyorum. Son anda toparlıyorum kendimi, burada, şimdi Anar ile aynı uzamda varolmak çok daha keyifli.
Satırlarının arasında gizli binlerce hazineden bir iki tanesinin parıltısını bulmak, düşüncelerimin gittiği yoldan akan bir benzerlik yakalamak bütün her şeye karşı olan direncimi arttırıyor.
İyi ki varsın usta.


"Başlangıçta sukut var idi. Ve her yer karanlık idi. Ve Yaradan Yegah makamında terennüm eyledi. Ve bu ışıltılı nağme ile etraf nur oldu. Ve nağme boşlukta yankılanıp geri döndü. Ve Yaradan, bu Yegah nağmenin güzel olduğunu gördü. Ve akşam oldu ve sabah oldu, birinci gün.

Ve Yaradan Dügah makamında terennüm etti. Ve suların ortasında bir azim kubbe peydah oldu. Ve kubbe ta arşa kadar yükseldi. Ve nağme, işte bu kubbede yankılanıp geri döndü. Ve Yaradan bu Dügah nağmenin güzel olduğunu gördü. Ve akşam oldu ve sabah oldu, ikinci gün.

Ve Yaradan Segah makaminda terennüm etti. Nağme çöllerde ve enginlerde yankılanıp geri göndü. Ve Yaradan bu Segah nağmenin güzel olduğunu gördü. Ve terennüme devam etti. Nağme ile mest olan toprak, ot, ve tohum veren sebze ve meyve veren ağaçlar hasıl etti. Ve akşam oldu ve sabah oldu, üçüncü gün.

Ve Yaradan Çargah makamında terennüm etti. Ve bu nağme vecde gelip ışıl ışıl ışıldayan yıldızların ve kendisiyle, Yaradan'ın hem Gündüz'e hakim olduğu Güneş ve hem de geceye hakim olduğu Kamer'in bulunduğu göklerde yankılanıp geri döndü. Ve Yaradan bu Çargah nağmenin güzel olduğunu gördü. Ve akşam oldu ve sabah oldu, dördüncü gün.

Ve Yaradan Pençgah makaminda terennüm etti. Ve bu nağme, envai çeşit deniz canavarlarıyla ve türlü türlü canlı mahlukatla kaynayan deniz dibinde ve çeşit çeşit kanatlı kuşla dolu semada yankılanıp geri döndü. Ve Yaradan bu Pençgah nağmenin güzel olduğunu gördü. Ve akşam oldu ve sabah oldu, beşinci gün.

Ve Yaradan Şeşgah makamında terennüm etti ve gelecek olan yankıya kulak kabarttı. Ancak bu kez, nağme yankılanmadı. Bununla birlikte Yaradan baktı ki, uzaklarda bir yerden aynı makamda bir avaz gelir, hemen tanıdı: Cins cins canlı mahlukatın ve yürüyenlerin ve sürünenlerin ve denizdeki balıkların, göklerdeki kuşların ve her şeyin hakimi ilan edip mübarek kıldığı İnsan'ın sesiydi bu. Yaradan bu sesin pek o kadar çirkin olmadığını gördü. Ve akşam oldu ve sabah oldu, altıncı gün.

Ve Yaradan Heftgah makamında es eyleyip sustu. Çünkü sesini Yer ile Gök arasındakilere işte böyle duyurmuştu. Ve Yaradan, yedinci günü mübarek kılıp takdis eyledi ve dinlendi."
SUSKUNLAR (s.137-139)

YOLDA GÖRÜLEN ÖLÜLER

  • 3 baykuş
  • 5 kedi
  • 2 köpek
  • 1 tilki
  • 1 kartal
R.I.P

IBM TURKO

Güzel ülke Türkiye'de çalışan kara kuru insanların sürekli yokluk çekmesine, işsizliğine, ölmesine alışkınız. Yörsan işçilerinin uzun süren direnişinin ardından kazandığı zafer epey sürpriz oldu aslında. Daha da aslına bakarsak anayasal bir hak olan sendikalaşma [1] çabaları sebebiyle işten çıkarılanların işine geri dönmesi bir zafer değil olsa olsa işverenin türlü çeşit oyunlarından birinin sona ermesidir.

Tuzla Tersanelerindeki can pazarı sürerken bunun önüne geçebilecek önlemlerin alınma teminatı yine sendikalaşmadır. Ortak kaderi paylaşan insanların işbirliğinden daha doğal ne olabilir ki? Ama isterseniz bunu bir de işveren açısından düşünebilirsiniz. Ankara Ticaret Odası'na, TÜSİAD'a MÜSİAD'a üye olan işverenlerin işyerlerinin kapatıldığını falan bir düşünün. Düşünülecek gibi değil değil mi?

Ama asıl yazmak istediğim bunlar değil. Bütün bu diğer iş kollarındaki sendikal mücadele sürüp giderken şimdi öğrendiğime göre bilişim sektöründe de bir hareketlenme söz konusu. 400 IBM TÜRK çalışanının 209 tanesi TEZ KOOP-İŞ'e üye olarak toplu sözleşme ve grev hakkını bir güzel kazanmış. [2] Peki ne olmuş? İşveren hayhay madem ki örgütlendiniz buyrun oturalım konuşalım mı demiş? Dememiş. Ama başka şeyler demiş.

Şimdi bu işler bir kitapta yazar, işini o kitaba uyduran da istediğini yapar. Mesela 2821 sayılı sendikalar yasasında 28 adet iş kolu var ve siz birini seçmek zorundasınız ve seçtiğiniz iş kolunda çalışıyor olmalısınız. Bilişim sektörü gibi yeni sayılabilecek bir iş kolu da takdir edersiniz ki yasa koyucunun genişş dünya görüşünden nasibini alamamış ve listede geçmiyor. Geçen iş kollarına bir bakalım:

1.Tarım ve ormancılık, avcılık ve balıkçılık, 2.Madencilik, 3.Petrol, kimya ve lastik, 4.Gıda sanayi, 5.Şeker, 6.Dokuma, 7.Deri, 8.Ağaç, 9.Kağıt, 10.Basın ve yayın, 11.Banka ve sigorta, 12.Çimento, toprak ve cam, 13.Metal, 14.Gemi, 15.İnşaat, 16.Enerji, 17.Ticaret, büro, eğitim ve güzel sanatlar. 18.Kara taşımacılığı, 19.Demiryolu taşımacılığı, 20.Deniz taşımacılığı, 21.Hava taşımacılığı, 22.Ardiye ve antrepoculuk, 23.Haberleşme, 24. Sağlık, 25. Konaklama ve eğlence yerleri, 26. Milli savunma, 27. Gazetecilik, 28. Genel işler

IBM Türk çalışanları da bakmış, bakmış, bakmış, 17. maddedeki büro kelimesi akıllarına yatmış ve bu iş kolunda örgütlenmişler.

İşveren gelmiş, o da bakmış bakmış, demiş ki yok arkadaş benim itirazım var siz büro çalışanı değilsiniz. Ama benim tahminim aslında hangi işkolunda olmaları gerektiğini de söylememiştir.

Ben de bakıyorum bakıyorum, bu 28'den birini tam seçeçekmiş gibiyken gene aklım karışıyor.

Ancak IBM TURK çalışanlarının kafası karışık değil, diyorlar ki, IBM TURK 1980 öncesinde (Ahh şu 12 Eylül öncesi yok mu!) BİL-İŞ sendikasını muhatap alıp üstüne toplu iş sözleşmesi de imzalamış. Üstelik kaderin cilvesine bakın ki BİL-İŞ de büro iş kolundaymış.

Onu bunu bırakalım da parmağın işaret ettiği yere bakalım burada mühim olan ne? 209 kişinin anayasal haklarını kullanmaya çalışmaları mı? Yoksa işverenin yan çizme çabaları mı?

[1] T.C Anayasası

MADDE 51. – (Değişik: 3.10.2001-4709/20 md.) Çalışanlar ve işverenler, üyelerinin çalışma ilişkilerinde, ekonomik ve sosyal hak ve menfaatlerini korumak ve geliştirmek için önceden izin almaksızın sendikalar ve üst kuruluşlar kurma, bunlara serbestçe üye olma ve üyelikten serbestçe çekilme haklarına sahiptir. Hiç kimse bir sendikaya üye olmaya ya da üyelikten ayrılmaya zorlanamaz.

[2] http://bilisimsendikasi.org/?page_id=17

HALKI ASKERLIGE ISITMAK

Sokakta kıstırabildiğiniz herkese sorun; "Askere gider misiniz?" hepsi anında "çağırsınlar şimdi giderim" der. Gerçi benim kıt aklıma göre aslında ya "umarım çağırmazlar" ya da "yok canım çağırmazlar niye çağırsınlar ki?" diyorlardır. İçimizi sımsıcacık kan kokusuyla dolduran bu asil duygu, ne güzel evimizde, bir parkta, bir dost evinde otururken burnumuza barut ve kan kokusu gelmeden mutlu olabilme yetimizle çelişmiyor mu?

Olmaz ya, olur da bir gazete parçasında "zorunlu olarak elime silah alıp emir altına girmeyi vicdanen reddediyorum" diyen birileri olduğunu öğrendiğimizde cesaretine hayran kalmıyor muyuz? Sokakta "giderim!, ederim!" diyen insanların büyük çoğunluğunun bunu derken sürekli pompalanan "düşmanın vatanımızı elimizden alması" durumunu düşünerek giderim dediğini, sorunuz "Afganistan'a, Irak'a gider misin? BM/NATO gücüne katılır mısın?" olsa eliyle ayıp hareketler yapacağını tahmin edemez misiniz?

Yukarıdaki gülüşüne tez zamanda kavuşmasını dilediğim Mehmet Bal, Türkiye'deki vicdani retçilerden biri. Bu güne gelmeden Yıldırım Türker'in 2002'de Bal hakkında yazdığı yazıya bakalım:

Adanmış bir ülkücüydü. Uşak'ın Banaz ilçesinden, çiftçilikle uğraşan altı çocuklu bir ailenin oğluydu. Vatan millet aşkıyla yanıp tutuşuyor, yoksulluğa, adaletsizliğe olan tepkisini milliyetçiliğin bayrağına sarılarak gösteriyordu. Meslek lisesi mezunuydu. Gözü karaydı. İnancı ve gençliğinin sarhoşluğu içinde sürüklenmeyeceği serüven yoktu. Nitekim bir gün iki arkadaşıyla birlikte bir kuyumcunun öldürülmesi olayına karıştı. Cinayetin siyasi bir yanı yoktu. Ama cinayetin aydınlanması ve tutuklanması, Mersin'de yapmakta olduğu askerliğine rastladı. Henüz 20 yaşındaydı. Eskişehir Askeri Cezaevi'nin bir koğuşu artık ondan soruluyordu. Koğuş mümessiliydi. Ardındaki cinayetten söz etmez, kuyumcunun ölümündeki sorumluluğunu kabul etmezdi. Adı, Mehmet Bal'dı.
Bir gün koğuşuna bir vicdani retçi geldi. O zamana dek tanıdığı kimseye benzemiyordu. Mehmet, koğuş mümessilliğini ciddiye alırdı. Yeni gelenleri korumaya çalışır, onların ezilmesine izin vermezdi. Yeni gelen tuhaf adamla uzun uzun tartışıp onu anlamaya çalıştı. Adam, asker kaçağı değildi. Askerlik yapmak istemediğini gerekçeleriyle açıklamış, başına gelecekleri de kabul etmişti. Hayır, silaha dokunmayacaktı. Hayır, askerlik eğitiminden geçmeyecekti. Hayır, bedeli hapis de olsa asker olmayacak, sayılı gündür geçer deyip katlanmayacak, inancını savunacaktı. Vicdandan, vicdanın kan kardeşi retten bahsediyordu. Bu en ağır sivil itaatsizlik eylemiyle savaşın, ölümün, emir alıp emir verme üstüne kurulu toplumsal ilişkilerin karşısına dikiliyordu. Kasırga karşısında bir saz kadar güçsüzdü. Ama öte yandan göz kamaştırıcı bir gücü vardı. Koruma altına almayı, geçiştirmeyi reddettiği hayatının kırılganlığından alıyordu bu gücü. Sorgulanması imkânsızlaştırılmış, tabular anası olarak göğsümüze çökmüş bir konuda akıllı olmayı bir yana bırakıp bize vicdanının uğultusunu dinletiyordu. Güvendiği büyükleri yoktu. Savaşın ve hayatın emir-komuta zincirinin bir halkası olmayı reddeden bu adamın tahliye edildikten bir süre sonra yine hapishaneye kendi iradesiyle dönüşü inanılmazdı. Belki de Mehmet, adama o an inanmaya başladı.

Bu güne gelmek istemiyorum. 22 Ocak 2003 tarihinde vicdani reddini açıklayan ve oldukça zor zamanlar geçiren Mehmet Bal 8 Haziran 2008 Pazar gününden beri -yeniden- hiç de keyifli değil. Bizi kötü muamele görmediğine inandıracak bir gerçeklik içinde de yaşamıyoruz. Yüreği kaldıracak olanlar son 5 gününü okuyabilir.
Fotoğraf temsilidir.
(Gerçi gerçeğinin daha iç açıcı olmayacağını da biliyoruz.)

HOYDA BRE!

Bursa'nın Mustafakemalpaşa İlçesi'ne bağlı Yalıntaş Beldesi’nde yapilan geleneksel güreş karşılaşmalarında iki 'pehlivan' tekme tokat birbirine girmiş.

Radikal gazetesi olayı şu ayrıntılarla veriyor:
"Başpehlivanlık finalinde karşılaşan Osman Aynur ile Ekrem Yavuz arasında güreş sırasında başlayan küfürleşme, kavgaya dönüştü. Yumruk ve tekmelerin havada uçuştuğu kavgayı, jandarma güçlükle ayırdı."

Pehlivanlığı başpehlivanlık finalinde güreş tutabilecek kadar bilen bu yiğitleri ne çoşturmuş olabilir ki?

OLmamıştır, OLanaksız


terbiye ederler:
(HAKkari, yakın zaman.)







Denmemiştir, denmez,
(ulan it! sahipsiz mi sandın?)



Dövmemiştir, dövmez.




"Bu"nun adını bilmiyoruz henüz.

Bilinenden gidelim, yeterince eskidi:


Uğur Kaymaz

21 Kasım (2004) sabahı, Kızıltepe’de yaşanan olaylarla ilgili yapılan açıklamalar çok netti. İki terörist karakol basmış ve çıkan çatışmada öldürülmüşlerdi. Daha sonra açıklamada bir değişiklik oldu. Karakol basılmamıştı ama iki terörist dur ihtarına uymadıkları için öldürülmüşlerdi.

Fakat öldürülenlerin kimliği ortaya çıkınca Kızıltepe karıştı. Çünkü öldürülenler 31 yaşındaki kamyon şoförü Ahmet Kaymaz ile 12 yaşındaki oğlu, Dicle İlköğretim Okulu 5-C sınıfı öğrencisi Uğur Kaymaz’dı.
Hürriyet

`Akşam 16.30 sıralarıydı. Önce uzun süreli tarama şeklinde silah sesleri duydum. Hemen ardından Makbule Kaymaz ile kayınvalidesi Emine Kaymaz bizim eve geldi. Aramızda ufak bir duvar var. Kocası sürekli seyahatte olduğundan bir şeyden korktular mı bize gelirlerdi. İçeriye girdi, konuşamıyordu. Kürtçe olarak sadece 'Ahmet , Uğur, silah, yol` diyordu. İlk silah seslerini duyduktan beş dakika sonra, bu kez beş altı kez tek atımlık silah sesi geldi. `Teslim ol!` çağrısı duymadım. On dakika sonra kapı çaldı. İki sivil polis bana, `Komşunun evini arayacağız` deyip, gözlemci bulunmamı istedi. Emine Kaymaz`la gittim. On dakika arama yapıldı. Silah filan bulunduğunu görmedim. O sırada savcı geldi. `Dışarıda iki ceset var. Bak bakalım, teşhis edebilecek misin?` dedi. Dışarı çıktım. Önce kamyonun ön tarafından öğrencim Uğur`u gördüm. Kanlar içindeydi. Yanında uzun namlulu bir silah vardı. Savcı ve polislere, öğrencim olduğunu, adının Uğur olduğunu söyledim. Şaşırdılar. `Emin misin?` diye sordular. 5 /C sınıfı öğrencisi olduğunu söyleyince polisler telaşlandı. Birkaç kez daha emin olup olmadığımı sordular. Daha sonra kamyonun kapısının yanında Ahmet Kaymaz`ın cesedini gördüm. Onun da yanında bir silah vardı. Onun Uğur`un babası olduğunu, kamyonculuk yaptığını söyledim. Yine şaşırdılar. Bunun üzerine savcı, 112 Hızır Acil Servis görevlilerine müdahale edip etmediklerini sordu. Onlar da `Ancak ön taraftakinin nabzına bakabildik; polisler daha fazlasına izin vermedi` dedi. Uğur`un da, babasının da ayağında terlik vardı. Savcı daha sonra evimizdeki Makbule Kaymaz`la görüştü. Kocasının işini sordu. Kamyoncu olduğu, yol hazırlığı yaptığı cevabını alınca, nereye gideceğini sordu. Makbule Kaymaz İskenderun deyince de, `Terlikle mi gidecekti?` dedi. O da, `Eşyalarını yüklüyordu, yemekten sonra gidecekti` dedi. Olay yerinde 150 kadar polis vardı. Polislere ne olduğunu sordum, çatışma çıktığını söylediler. Ben de ölenleri tanıdığımı, birinin öğrencim olduğunu, iki saat önce kapının önünde diğer çocuklarla oynarken gördüğümü söyledim. `Bu küçücük çocuk bu silahı taşıyabilir mi?` dediğimde, `Karanlıkta koca adam gibiydi` karşılığını verdiler.
...
Kaymaz ailesinin komşusu ve 12 yaşındaki Uğur`un öğretmeni Ahmet Tekin`in savcılığa verdiği ifade"den.
yalancısıyım ... yım ...

"MARDİN’in Kızıltepe İlçesi’nde kamyon şoförlüğü yapan babası Ahmet Kaymaz ile birlikte 21 Kasım 2004 günü öldürülen Kızıltepe Dicle İlköğretim Okulu 5’inci sınıf öğrencisi 12 yaşındaki Uğur Kaymaz davasıyla ilgili 4 özel harekat polisi hakkında verilen beraat kararının gerekçesi açıklandı.

Mardin 2. Ağır Ceza Mahkemesi’nden Eskişehir’e nakledilen davayla ilgili 45 sayfalık gerekçeli kararda, özel tim polisleri Mehmet Karaca, Yaşafettin Açıksöz, Seydi Ahmet Töngel ve Salih Ayaz’ın, baba-oğulun açtıkları ateşe karşılık verdikleri, cesetlerde 2 Kalaşnikof, kütüklük, dolu şarjörler ve el bombalarının ele geçirildiği, polislerin uzun namlulu silah kullandıkları bildirildi. Kararda, "Olayın çatışma sonucunda meydana geldiği, sonuç ve vicdani kanaate varılmıştır" denildi. "
kaynak

...

Uğur Kaymaz`ın infazı belgelendi` İstanbul Adli Tıp Kurumu , Mardin Kızıltepe`de güvenlik güçlerinin kurşunlarıyla yaşamını yitiren 12 yaşındaki Uğur Kaymaz`ın sırt bölgesinden giren 9 kurşunun da öldürücü olduğunu, bu bölgelerden yaralanan bir kişinin silahlı çatışmaya giremeyeceğini saptadı.
...
Rapor, 'Uğur Kaymaz'dan çıkan mermi çekirdeğinin başlı başına öldürücü olup olmadığı, bu yarayı alan bir kişinin atışa devam edip edemeyeceği, yaralardan hayati öneme haiz bölgeye isabet eden bir yarayı aldıktan sonra atışın sürdürülüp sürdürülemeyeceği` soruları üzerine hazırlandı. Eskişehir Ağır Ceza Mahkemesi`nin sorularını yanıtlayan Adli Tıp 1. İhtisas Dairesi şu ifadeleri kullandı; `Kişiye (Uğur Kaymaz) 11 adet mermi çekirdeği, 13 adet yabancı cisim isabet etmiş olup, sırt bölgesine isabet etmiş mermi çekirdeklerinin oluşturmuş olduğu yaralar iç organ harabiyetine yol açtıklarından, her birinin müstakilen öldürücü nitelikte oldukları... Kişinin kalbinde harabiyet oluşturan yaralanmadan sonra atışa devam edemeyeceği.` Böylece Kaymaz'ın sırt bölgesine isabet eden 9 kurşunun da ölümcül olduğu saptanmış oldu. Haklarında dava açılan 4 polis ise önce Uğur ve babasının kendilerine ateş ettiklerini, yaklaşık 10 dakika çatışma yaşandığını iddia etmişlerdi.
haber
...
Mardin Cumhuriyet Savcısı, Kızıltepe'de Ahmet Kaymaz ile 11 yaşındaki oğlu Uğur'un, Kalaşnikoflarıyla polise saldırmaları sonucu çıkan çatışmada öldürüldükleri kanaatine vardı. İddianamede, baba-oğul Kaymazlar'ı öldüren 4 polisin ‘faili belli olmayacak şekilde ölüme sebep olmaktan' 6 yıla kadar hapsi istendi.
hurriyet


İHD
eksi sozluk
dahası

ben inanmıyorum bunlara, siz de inanmayın.

TANRILAR KANA DOYDU


"Gemak Tersanesinde 300 işçinin iş saatlerinin sabah 08:30, akşam 17:00 olması talebi işveren tarafından kabul edildi.
Liman, Tersane Gemi Yapım Onarım İşçileri Sendikası (Limter-İş) işçilerin taleplerini için BUGÜN (29 Şubat 2008) Gemak Yöneticileri ile görüştü.

İşçilerin talepleri kabul edildi ve işçiler akşam saat 17:00’de paydos etti. Ayrıca greve katıldığı için işten atılan Yakup Ekin adlı işçi de işine geri döndü.

Ağır ve tehlikeli iş kolu kapsamında işçinin günde 7.5 saatten fazla çalışması yasal değil. (EZÖ)"

http://www.bianet.org/bianet/etiket/3751/tersane-iscileri

darısı henüz ölmemiş bütün işçilerin başına.