yaz babam yaz etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
yaz babam yaz etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

GAMMAZ DİZLER*

Uyuyordum uyandım. Karanlık koyu. Masada bir kavanoz. Kapağını açıp göğsüme dayadım. Gözlerimle ıkınıp içine boşaldım. Kapağını sıktım. Kaldırıp rafa koydum. Oldukça hafifledim. Ruhum ağırmış meğer. "Ağırlıktan da beter", dedi dostum dizlerim, "artık hantallaşmıştı, en iyisini sen yaptın". Oracıkta kıvrılıp tekrar uykuya daldım. Karanlıktan da koyu, boşluktan da karanlık.

Uyuyordum uyandım. Bir şey canımı sıkmış. Gülerek, ağlayarak, hüzünlü ve neşeli uyanmaya alışkınım. Ama uyurken sıkıldığım vaki değildi daha. Sıkılmama imkan yok, ruhum kavanozda kapalı. Dizlerimi dinledim: "Git de bir bak sen şuna, ruhun oyun oynamış ağırlığı burada". Kalktım rafa uzandım, kavanozun içinde sadece sevdiklerim.

Ruhumu çimdikledim, bir kahkaha patlattı, ne sinsiymiş meğer, beni kavanoza kapattı.


*Poe abiye göz kırparaktan. (gammaz yürek)

HEPSİ BASİTÇE

Kafamı karıştırma, orası çöplük gibi. Her şey atılmış, eski, unutulmuş. Karıştırır kafanı. Kargaşaya yol açıyorum, o batırdı o çıkarır belki beni. Hepsi harmanlanıp bir hiç olur, hiçlik varlığın nesnesi.

Basitçe konuşalım, cümleler kısa kısa, bir ritmini tuttursam akıcam vura vura. Belki haklıdır kafa, hepsi basit olmalı:
ev

öfke
ilişki
sevgi
ayrılık
elveda
merhaba.

EVET SOR

- Kendiyle barışık bir insan mısınız?
- Buna bir küfürle cevap vermek gerekirse -ki gerekir, evet .mna koyim, öyleyim.
- Peki kendiyle barışık olmak nedir sizce?
- Kendini diğerlerinden ayırmadan, aynı tepkileri kendine de vermektir.
- Bir örnek gösterebilir misiniz?
- Tabii. Mesela kendimi dövdüğüm, çok olmuştur. İşe kaşım gözümü kapatacak kadar şişmiş bir halde gidip, müdürüme gözaltında polislerden dayak yediğimi söylediğim günü iyi hatırlarım, öfkem o kadar büyüktü ki, günün geri kalanında izinli olduğumu duyduktan sonra eve gidip akşamüstü iyice acıkıncaya kadar kendimi dövmeye devam etmiştim...

- Ay kız bu harbi manyak çıktı!


(acı çekiyorsanIz buna sevinin, icinizde hala incinmeye müsait bir yer kaldığının kanıtıdır.)

KIM OLDUGUN NEREDEN BELLI?

Bilinç, kötü olanı seçebilme yetisidir.
Consciousness, is the ability to choose the worse.

DIŞ SES

"Bir düşün'de beni sana ayıran
Yalnızlık paylaşılmaz
Paylaşılsa yalnızlık olmaz."
Özdemir ASAF

Yakıtı “istemek” olan bir cihaz gibiyim. Daha doğrusu 'gibiydim' -herkes gibi. Benim de büyük küçük, sayısız isteklerim vardı; karşılanan ya da karşılanmayan ama beni hep ileri iten istekler. Yapmak için çaba sarfettiklerim, oturup olmasını beklediklerim, olmayınca kızdıklarım, olunca hayal kırıklığına uğradıklarım... Herkes gibi işte.
Pencerenin kıyısında karanlıkta oturuyorum. İçimden hiçbir şey yapmak gelmiyor ve bu beni hiç rahatsız etmiyor. Bakmak, görmek ve düşünmek yetiyor uzun süredir. Bir de daha fazla bakıp, görüp, düşünebilmek için gezmek. Bir nevi kalıcı turistlik hali. “Neyse.” diyerek toparlanıyorum. Uzun süredir konuşmadığımdan olacak, -sabah resepsiyondaki adama “Bir oda lütfen, sokağa baksın.” demiştim- sesim bir garip çıkıyor. Kalkıp pencereyi açıyorum. Benimle birlikte dışarı akan perde şehrin ağır havasında salınmaya başlıyor. Dışarıdan derin bir nefes alıyorum. Milyonlarca insanın yarattığı ses ve kokuyu taşıyor hava. Buraya hayat veren de bu, onların istek ve çabaları. Bu sayede burada hayat gerçekten akıyor. Binlerce yıldır güneş bir görünüp bir kaybolurken hep olduğu gibi. Hep aynı, fakat hep farklı. Kendimi bu kadar yabancı hissetme hazzını, bunu seyretmekten başka hiç bir şey vermiyor.
Bu haz uğruna, diğerleriyle oynamak yerine kenardan izlemeyi seçtiğim şu hayatın ufacık bir parçası, şimdi karşımdaki pencerede oynuyor. Gayet sade döşenmiş bir oda bu. İçinden taşan aydınlık renkleriyle karanlığı dışarı hapsediyor. Bana farklı açılardan bakan üç penceresi var. Soldaki açık pencerede uçuşan tül ve odanın içinde gezinen kızıl kadın dışarıdaki ses ve harekete uygun bir ritimde deviniyor. Oysa ben penceremi açmadan önce, soldaki köşede çıplak ayaklarını görüyordum. Sakin sakin oturuyordu. Şimdi tam karşımda duruyor. Arkası dönük. Saçlarının ıslak uçları çıplak sırtına dağılmış. Bir eliyle göğsünde birleştirdiği havlusunu tutarak eğilmiş, çekmeceleri karıştırıyor. Böyle hararetle bir şeyler aradığına göre onun da istediği bir şey var. Çünkü her hareket manalıdır.
Ne demişti manasızlıktan yakındığım dostum? “Bunları sen yaratmıştın, şimdi yine sen yıkıyorsun, üzerine etiketlenmiş bir manası yok yaşamın, okuyamıyorsun diye üzülme.” Sonra da eklemişti “ama sen oraya istediğini yazabilirsin.” İşte bunu beynimde döndürüp her şeyi yerli yerine koyunca, 'cihaza' gitgide daha az 'yakıt' koymaya başlamıştım. Hayatın koca bir şablon olduğunu farketmek son rahatsızlıklarımı da gidermişti. O zamandan beri rahatım. Yapmaktan zevk almadığım şeyleri tek tek gözden geçirip aslında çoğu alışkanlığın değişebildiğini gördükten sonra da durup yalnızca izlemeye başlamıştım.
Kızıl saçlı kadını gecenin penceresinde seyrederken ona hayat hikayeleri uyduruyorum. Hatta keyfini çıkarmak için bazen kendimi de katarak. Birazdan elinde bir fırçayla pencereye yaklaşıp saçını taramaya koyuluyor. Bakışları dümdüz dışarıda, gözleri dalarken elleri devam ediyor. Düşüncesine giriyorum: “Ahlak mıdır insanı hayvanlardan ayıran? Hiç sanmıyorum, olsa olsa ahlaksızlıktır. İyi yunuslar - kötü yunuslar diye bir kavram yokken insanlar için bunun anlamlı olması herhalde yeterli kesinlikte bir kanıttır. Zaten erkekleri tarafından saygı görmeyen dişi yunusların olduğu ütopik bir hikayede yaşamıyor muyuz?”
Düşünceleri beni şaşırtıyor, bunları dinlemek isterdim. Ama o, düşünmeyi ve fırçasını bırakıp sağda kayboluyor. Sonra bir an elini görüyorum, üzerindeki pembe havluyu karşıdaki yatağa fırlatıyor. Vücudunun pencereye düşen renkli gölgesinden giyinmeye başladığını anlıyorum. Dışarı çıkacak olmalı. Kolunda küçük bir çantayla, üzerindekileri çekiştirip düzelterek yeniden beliriyor.
Yasladığım pervazdan başımı ayırıp doğrulurken, o tülü içeri alıp penceresini kapatıyor. Bir an bana baktığını hayal ediyorum. Arkasını dönüp odadan çıkarken ışık sönüyor. Karşımda kalan koca karanlık bana hiç haz vermiyor.

BİR NEVİ ROZARİN


Her gece içinde kaybolduğum bir karanlığım var benim. Her gece kapatıp kapılarımı, perdelerimi örtüp içine gömüldüğüm, petrol kıvamında, nefes aldırmayan bir karanlığım. Kötü kalpli bir üvey ana şefkatiyle bekliyor beni. Geceleri onun o iğrenç, ama karşı koyamadığım sıcağına teslim oluyorum. Pis kokulu kollarıyla sarıp uyutuyor beni, uyuşturuyor. Nefes alamıyorum, ne-fes alamıyorum.
Ama bazen de odama bir peri kızı geliyor. O kadar sakin ve usulca beliriyor ki kapımda, o fettan karanlık hiç karşı koyamadan odanın köşelerine çekiliveriyor, ona yol vermek zorunda, bunu iyi biliyor. Ve yanıma geldiğinde, meltem kokan saçlarının serinliğine kavuştuğunda yüzüm, hiç gitmese diyorum, bağırmak geçiyor içimden: “Bırakma beni!”. Ama o kadar sakin, duru ve durgun ki; o gelince, her şey; saatin o yorucu tik takları, bütün konuşmalarım, bütün uğultular, gece sesleri, her şey susuyor. Susuyorum.

Serin parmakları saçlarımın arasında dolaşırken, en gizli gözyaşlarımı döküyorum beyaz elbisesine. Her seferinde, ben daha gitme diyemeden, dünyanin en tatlı serinliğini veren o ince ve beyaz parmaklarıyla enseme dokunup veda ediyor.

Bu günlerde yine onu bekliyorum; onu, saçlarını ve ellerinin serinliğini.
99'Ankara

Fotoğraf : Yek - Lohens

BIZATIHI

Sen
beni
öldürüyorsun.
Bıraksan
ben
zaten
ölecektim.
Zaten
öleceğim.
Zaman,
zaten'in
dolgusu
zaten.

MASAL MASAL MATITAS

Yalnız birey, pornocu bireydir.

Olmadı mı?

Yalnız birey, kendi kendini tatmin eden bireydir.

Oldu şimdi. Hadi uyu...

HAYATIN ACEMISI

Ufacık minicikken sanırdım ki büyükler neyi ne zaman nasıl yapacaklarını büyük bir kesinlikle bilirler. Belki bir kitapta yazıyordur ya da birisi anlatıyordur. Ama büyüdükçe beklentim boşa çıkmaya başladı. Kimse bir şey söylemiyor, ben sormaya çekiniyordum. Arkadaşlarımın mesela anne babama teyze-abi diye hitap etmesi ne kadar doğal geliyorsa, benim onların büyüklerine hitap edecek şekil bulamamam o kadar ruhumu daraltıyordu. Bunlara karar veren organizmanın oralarda bir yerde olması gerektiğine dair inancım güçlenirken geri düşeceğim uçurum yükseliyordu.

Şimdi bugün bile paranoyaklığım zirve yaptığında benim haberdar olmadığım büyük bir mutabakatın varlığından şüphe etmeden duramıyorum. Yanıma yandaş bulamıyorum. Oturup alakalı alakasız konulardan -bulantı geçirmeden- uzun uzun konuşup ilişkilerini sağlamlaştırırken insanlar, benim sosyal yeteneklerim yüzümde zoraki gülümsemem ve iki çift lafı ortaya koyabilmek için gösterdiğim gülünç çabadan ibaret kalıyor.

Ben de yapılabilecek en iyi şeyi yapıp en başından beri hep kaçıyorum.


[dudağımı ısıran karınca bunları düşünüyordu]

NE KA EKMEK O KA KÖFTE

Yaşanıp bitmiş şeyler ne kadar yaşanmamış gibi. Yaşanıp bitmemiş şeyler ne kadar yaşanmamış gibi. Birini diğerinin içine sokmak ne kadar kolay gibi. Ne kadar da z o r.

COMFORTABLY NUMB

"Hiç bir şey hissetmiyorum" dedi interfondaki ses. Interi bir yana fonu bir yana attım söküp. Duvarlar dışarı esnedi. İçi gitti, fonunda kaldım lafın. Ölü yanım kıpırdadı sandım -ya da sandığımı sandım-.

Sandığıma doldu bu da. Laçka kapağına bir tekme atıp küfrederek kapattım. Devrildi. Bir an, 5 sene önce takla atıp devirdiğimiz aracın içindeki eşyalar gibi, bir daha hiç toplanamayacak şekilde dağılacağı gün geldi aklıma. Sonra "benimki o gün dağılsa daha iyi mi olacaktı acaba" diye düşündüm. Kalktım, düşündüklerimden utanmadan dağılanlardan birazını geriye, yüklü bir kısmını çöpe attım ve kapattım.

Kendimi bir kum torbası gibi tavana asıp artistik yumruk hareketleriyle hırpaladığım geldi gözümün önüne, sonra da sarılıp ağladığım. Oysa yatağımda öyle mal gibi oturuyordum. Hazzın ya da hüznün kasılışları olmadan, bin yıldır unuttuğum bir şeyi umutsuzca hatırlamaya çalışır gibi bir ifade vardı suratımda, ya da öyle olması memnun ederdi beni.

Üşenmedim dürttüm.


Ama siz zavallısınız ben de zavallıyım
Eskimiş şeylerle avunamıyoruz
Domino taşları ve soğuk ikindiler
Çiçekli elbiseleriyle yabancı kalabalık
Gölgemiz tortop ayakucumuzda
Sevinsek de sonunu biliyoruz
T. Uyar

ALGILAYAMAZSAN ALGILARLAR GÜLÜM


"Kanıtı Olmayan Gerçekler" 2007 Mayısında NTV yayınlarından çıktı. Bir takım -zekası mı yoksa görüşleri mi, ya da ikisi birden mi ileri olan- abi/abla'ların beyin karincalanmalarından oluşmuş bir kitap. Dün akşam Toygun Orbay'ın yazdığı Yirmibironbes Treni adlı hayli varoluşçu oyunu son kez oynamaya giderken bu kitabi okuyordum.

Matematikçi, bilgisayar bilimcisi, siberpunk öncüsü ve romancı Rudy Rucker'in (büyük-büyük-büyük dedesi Hegel oluyor) yazısında geçen bir söz varoluşçu düşünce ile yaşadığımız evreni açıklamak için kullanılan diğer yolların ne kadar örtüştüğünü gösterdi bana.
"Farklı bir "Çok sayıda Evren" teorisi önermek istiyorum. Muhtemel her evrenin varolduğunu söylemek yerine, "roman taslakları" örneğine benzer şekilde, bir muhtemel evrenler dizisi olduğunu düşünüyorum. Bizler, evrenin taslak versiyonlarından birinde yaşıyoruz ve nihai versiyon diye bir şey de yok. Tashih ise hiç bitmiyor.
Bunun zaman zaman farkina varmak mümkün. Özellikle de şöyle bir sakinleşip, her şeyi adlandırmaktan ve fikirler oluşturmaktan vazgeçtiğinizde, bilinciniz birkaç taslak evrene doğru uzanıveriyor. Siz mecbur etmediğiniz sürece, hiçbir şey belli bir şekilde olmak zorunda değildir."
Bu bana içinde yaşadığımız hayatın, kendi seçimlerimizle şekillenip kendi mana dünyamızla anlam kazandığı fikrini anımsattı. Olmasını mecbur tuttuğum, olmadığı zaman üzüldüğüm şeylerin ne kadar kaypak bir zeminde durduğunu da. Bilincimizin algılayabiliğimiz evreni kontrol edebildiğine anlık da olsa inanabilmek huzur ile huzursuzluk arasında bir pinpon karşılaşması yapıldığı izlenimi veriyor. Galibi olmayan, fakat değişik atraksiyonlarla haz veren sonsuz bir karşılaşma. Her iki tarafta da benliğin anlık yer değiştirmeleriyle oynanan, bulunduğun tarafa bağlı olarak hazdan hüzne gidip gelen bir acayip durum. Bir yaşantı ya da kaşıntı. Aslında hepsi birden, yani hiç biri.

RUYA

Ayaktayım yürüyorum.
Başka yürüyenler de var,
Görmüyorum.
Ama biliyorum eline değiyor elim.
Alıp öpüyorum.

Konuşur gibi yapıyor,
Dudakların
hareketini görüyorum.
Alt dudağım büyüyor,
Bilmiyorum, diyorum.

Ayaktayım,
Ayaklarımı arkamdan sürüklüyorum.
Yollar var, çıkıyorum, giriyorum.
Kimse yok ortalıkta
İyi biliyorum.

Evler var girip çıkılan
Ben de birine giriyorum.
Yorulmuşum.
Önce beyaz koltuklara oturup
Sonra siyah yataklara giriyorum.

Çıkmışım, koşuyorum
İnsanları görüyorum.
Çarpacağım biliyorum,
Çarpıyorum, düşüyorum, bölünüyorum,
Neyse ki görünmüyorum.

Durdum.
Şimdi
Hiç
bir
şey
Düşün

yorum.

MINAREDEN AT BENI

dnaspark99

Dojo: The only place to enjoy being thrown [away].

UÇUR BİZİ PEPE


Sometimes,
// Life is the plague itself.
Melts inside with no trace.


Başım göğe ererken
Ayaklar kesilmezse,
O zaman uzarmış boyum.



KUŞ DÜRÜSÜ

nereden çıktığını anlamadığım bir rüzgar
anlam dünyamın yapraklarını karmakarışık ederken
fışkırıyorsa üzerime vazgeçmenin zorluğu
-ben zaten sonunda yalnız kalmaya mecburi razı-
koşar adım uzaklaşabilirim dünyadan
altına etmis bir bebek gibi
girerim boktan bir huzurun kucagina

KISISEL NOT / PERSONAL NOTE



Kolay olan hiç bir şeyin peşine düşme. Çocuğum. Düşme.

ESEK RUYASI




"Karşındakini büyüdüğü yer olarak düşün".


Uzun süredir aldığım en iyi dersti.

UHU

Nefes al.

Tut.

Köpek ruhu, insan ruhu. İnsan bedeni, köpek bedeni. İnsan aklı, köpek aklı. İnsan yavrusu, köpek yavrusu. Köpek kavgası, insan kavgası. İnsan algısı köpek algısı. İnsan açlığı, köpek açlığı. Köpek bakması, insan bakması. İnsanın ısırması. Köpek tanrısı. İnsan baskısı. Köpek tasması. İnsan asması. Köpek kusması, insan sevmesi, köpek gezmesi.

Köpek aşkı, insan aşkı. insan sevişmesi, köpek sikişmesi. Köpek doğurması, insan ölmesi. İnsan öldürmesi.

Ver.

VALENTINE BİZİ SHOPPINGE GÖTÜR (ya da aşka ikinci aranıyor)

İnsan ruhunu kutsallığıyla pırıl pırıl parlatan bir şey aşk. En az savaşlar kadar kutsal. Nasıl savaşmak için bulunan herhangi bir sebep şehitliğin yüksek tahtına oturtuyorsa ruhlarımızı, aşkın kutsallığı da onun uğruna, en azından para harcamayı makul kılabiliyor. Biz şimdilik kötü olan savaşı boşverip hoş olan aşka dönelim. Herkes hemfikirdir, aşk için her şeyi yapmayı göze alabilmeliyiz, hadi her şeyi yapmaktan geçtim bir hediye de mi almaz insan?

Böyle ani bir "amaçlı mantık kırılmasıyla" karşı karşıya kalıyoruz her şubat ayında. Bir ilişkisi olanlar bununla uğraşırken aşık olamayan, aşkı bulamayan, aşkı yitirmiş olanlar da düşünüyor;
'O' kim?
'O' Nerede?
'O'nu nasıl bulurum?

Cevap hem kolay, hem zor...

Dünya nüfusunu örneklem alarak bir varsayıma girişmek çok mantıklı değil aslında ama, geniş bakmakta fayda var. Dünyadaki 6.6 milyar insan içinde biriz, dolayısıyla her konu gibi aşk mevzu bahis olunca da karşımıza o kadar çok olasılık çıkıyor ki, ne zaman ne olacağını kestirmek mümkün değil gibi. Ne zaman kiminle karşılaşıp ne yaşayacağımız tamamen olasılıklara bağlı gibi görünüyor. Oysa hiç öyle değil. Her şeyin bir yere kadar olma prensibi uyarınca, dünyada aşık olabileceğimiz ne kadar çok insan olursa onlarla bir şey yaşama ihtimalimiz de o derece düşecektir çünkü zorlasan zorlasan en fazla 3-4 kişiyle aynı anda bir ilişki yürütebilirsin ondan da pek bi keyif alacağını zannetmem. E geri kalan milyarlarca insana da yazık oluyor tabii. Yani aramakla da bulunacak gibi görünmüyor. O yüzden diyorum ki "Madem aşıksın neden para harcamıyorsun oğlum?!" yaklaşımıyla aşkın kutsanmışlığını cebine atanlara çalım atmak adına -hediyenizi değil- bu taleplere pirim vermeyecek aşkınızı evde kendiniz yapın.

Peki ne yapmalı? Öncelikle olasılıkları daraltmak gerek, kişisel tutumlar, kafamızda yarattığımız ilişki şablonu, maddi ve sosyal konumumuz ard arda sıralandığında oldukça iyi bir eleme yapmış oluruz. Mesela televizyonda dizilerde gördüğümüz dergilerin kapaklarında estetiksiz kalan yerleri de fotoshopla düzeltilen dilberleri ve onları öyle giydirip besleyen erkekleri bir kenara bırakın, herkes öyle olsaydı kim okuyup izleyip onlar gibi olmaya çalışacaktı?
Neyse, medyanın dayattığı kadın erkek rollerini ve ilişki modelini olabildiğince geride tutarak bir ilişkiden beklediğimiz gerçek faydaya dönelim. Sevgi verme, sevilme, kendini güvende hissetme, sahiplenme, sahip olunma, takdir edilme, yalnızlıktan kurtulma, önemli hissetme, korunma, koruma, bir amaç edinme, bir araç edinme, geleceğe dair bir plan, ilerlemek için bir neden, yeniden başlamak için, artık bu son demek için bir kıstas. Velhasılı daha uzayıp giden kimi herkesçe benimsenen kimi ise kötü kaka sayılan bir sürü ihtiyacı doyurmaya çalışır aşk. İçtenlik esas alınırsa, bence aşkın neyi doyurduğu pek de önemli değildir, samimi olan her yaklaşım karşılığını bulduğu sürece kendi ahlakını yaratır. "Alan razı veren razı" mottosu cuk oturur buraya.
Bu ikinci daraltmadan sonra milyarlarca olasılıktan bir anda kendimize indirgenmemiz bir bulantı yaratmış olabilir, zararı yok geçicidir. Ev yapımı aşkımız neredeyse yaşanmaya hazır. Yalnızca bir şey eksik, aşkın yokluğunda içinde kendini taşıyabilecek bir beden ve ona uygun bir duruş. Tek başına kendini var eden ve çoğaldığında nasıl coşuyorsa tek başına kaldığında da yıkılmayan bir gövde.
Karşılığı bulunmadan oluşan, bazen kendimizde yalnız yaşadığımız bir aşk bu, yerine düşen bir yapboz parçası gibi biri gelip oraya yerleşene kadar.