EVET SOR

- Kendiyle barışık bir insan mısınız?
- Buna bir küfürle cevap vermek gerekirse -ki gerekir, evet .mna koyim, öyleyim.
- Peki kendiyle barışık olmak nedir sizce?
- Kendini diğerlerinden ayırmadan, aynı tepkileri kendine de vermektir.
- Bir örnek gösterebilir misiniz?
- Tabii. Mesela kendimi dövdüğüm, çok olmuştur. İşe kaşım gözümü kapatacak kadar şişmiş bir halde gidip, müdürüme gözaltında polislerden dayak yediğimi söylediğim günü iyi hatırlarım, öfkem o kadar büyüktü ki, günün geri kalanında izinli olduğumu duyduktan sonra eve gidip akşamüstü iyice acıkıncaya kadar kendimi dövmeye devam etmiştim...

- Ay kız bu harbi manyak çıktı!


(acı çekiyorsanIz buna sevinin, icinizde hala incinmeye müsait bir yer kaldığının kanıtıdır.)

KIM OLDUGUN NEREDEN BELLI?

Bilinç, kötü olanı seçebilme yetisidir.
Consciousness, is the ability to choose the worse.

AL KALBİMİ VER BEYNİNİ

Taze fasülye + Pilav + Salata 5 ytl. TV'de kadın programı ikramımız.

En ucuzundan yemek yiyorum, karşımda TV, plastik sürahi, yapma çiçekler, muşamba masa örtüsü.

Ekranda 4-5 kişi var, önde halkımın içinden evliliğinde sorunları olan bir çift, üstesinden gelememişler 3 ay ayrı kalmışlar. Sunucu kadın el ele tutuşturup başlıyor söylevine:

- Karının elinden tutacaksın, çıkıp dolaşıyor musunuz? Dolaşın, gezmek bedava, hava bedava, su bedava değil ama mutluluk bedavaa!!

Alkış tufan kopuyor.

- Karının saçını okşadın mı hiç?
- Çok değil...
Karısı araya giriyor...
- Hiç!

Sunucu damarı yakaladı:
- Kadınlar erkeklerin kendilerini cinsel obje olarak görmesini sevmez! Şefkat ister. Bir baba gibi saçını okşamalısın. Bunları biz mi öğreticez size?
Adam bozuluyor bu lafa. "Erkek karısına babası gibi dokunamaz, ben ancak kızımın saçını babası gibi okşarım." diyor.

Program benim için bitiyor. İki şey var aklımda, birincisi satılmayacak hiç bir şey olmadığına inanan bütün bir reklam sektörüyle birlikte program yapım şirketleri ve bunları yayınlamakla semiren, çok para kazandığı için de kendisini önemli sanan bu elit gerizekalı kitlesinden duyduğum tiksinti. Bir gün paraya kıyıp 5 ytl'lik bu menüden ardarda 10 tane tükettikten sonra canlı yayında sunucunun boynuna dolanıp ağlayarak içimi dökmek istiyorum. Umarım bu hepimizi rahatlatır.

İkinci mevzu ise kadınların baba sorunsalı. Kafam yeterince bozuksa kadınların erkeklerle olan ilişkilerinde çıkan sorunların %95'inin babalarıyla alakalı olduğunu iddia ve ispat edebileceğimi düşünüyorum. Hem kendi yaşantımda, hem de çevremdeki ilişkilerde kadınların babalarından muzdarip olmadığını görmek kısmet olmadı hiç. Bu da ister istemez mevzuyu erkeklere, daha doğrusu babalara getiriyor. Babalar ile kızlar arasındaki ilişki kızlarını dünyada onlardan daha çok ve daha iyi sevebilecek bir erkek bulunmadığına dayanırken, mevzu babaların koydukları hedefe ulaşıp ulaşamadıkları noktasında düğümleniyor. Romantik ilişki içinde erkeğin kadına göstereceği şefkat dolu her yaklaşım babayla teraziye konup bir denge tutturulamayacak, bir taraftan babaya lanet okunurken, karşıdaki erkeğe allah ne verdiyse çektirilecektir.

Olaya böyle yaklaşınca olması gerekenden fazla Freud'çu bir görüntü çıkıyor ortaya, ama psikoloji biliminin Freud tez, sentez ve antitezlerinden oluştuğunu düşündüğüm için bundan çekinmiyorum.

Alakasız bir biçimde bağlamak gerekirse, erkeklerin duygularını gösterememeleri konusunda hemfikir olan kadın alemine diyorum ki; gelin bir anlaşma yapalım, bundan sonra kadınlar ne düşündüklerini açıkça belli etsinler, erkekler de ne hissettiklerini.

Olacak şey mi?

IBM TURKO

Güzel ülke Türkiye'de çalışan kara kuru insanların sürekli yokluk çekmesine, işsizliğine, ölmesine alışkınız. Yörsan işçilerinin uzun süren direnişinin ardından kazandığı zafer epey sürpriz oldu aslında. Daha da aslına bakarsak anayasal bir hak olan sendikalaşma [1] çabaları sebebiyle işten çıkarılanların işine geri dönmesi bir zafer değil olsa olsa işverenin türlü çeşit oyunlarından birinin sona ermesidir.

Tuzla Tersanelerindeki can pazarı sürerken bunun önüne geçebilecek önlemlerin alınma teminatı yine sendikalaşmadır. Ortak kaderi paylaşan insanların işbirliğinden daha doğal ne olabilir ki? Ama isterseniz bunu bir de işveren açısından düşünebilirsiniz. Ankara Ticaret Odası'na, TÜSİAD'a MÜSİAD'a üye olan işverenlerin işyerlerinin kapatıldığını falan bir düşünün. Düşünülecek gibi değil değil mi?

Ama asıl yazmak istediğim bunlar değil. Bütün bu diğer iş kollarındaki sendikal mücadele sürüp giderken şimdi öğrendiğime göre bilişim sektöründe de bir hareketlenme söz konusu. 400 IBM TÜRK çalışanının 209 tanesi TEZ KOOP-İŞ'e üye olarak toplu sözleşme ve grev hakkını bir güzel kazanmış. [2] Peki ne olmuş? İşveren hayhay madem ki örgütlendiniz buyrun oturalım konuşalım mı demiş? Dememiş. Ama başka şeyler demiş.

Şimdi bu işler bir kitapta yazar, işini o kitaba uyduran da istediğini yapar. Mesela 2821 sayılı sendikalar yasasında 28 adet iş kolu var ve siz birini seçmek zorundasınız ve seçtiğiniz iş kolunda çalışıyor olmalısınız. Bilişim sektörü gibi yeni sayılabilecek bir iş kolu da takdir edersiniz ki yasa koyucunun genişş dünya görüşünden nasibini alamamış ve listede geçmiyor. Geçen iş kollarına bir bakalım:

1.Tarım ve ormancılık, avcılık ve balıkçılık, 2.Madencilik, 3.Petrol, kimya ve lastik, 4.Gıda sanayi, 5.Şeker, 6.Dokuma, 7.Deri, 8.Ağaç, 9.Kağıt, 10.Basın ve yayın, 11.Banka ve sigorta, 12.Çimento, toprak ve cam, 13.Metal, 14.Gemi, 15.İnşaat, 16.Enerji, 17.Ticaret, büro, eğitim ve güzel sanatlar. 18.Kara taşımacılığı, 19.Demiryolu taşımacılığı, 20.Deniz taşımacılığı, 21.Hava taşımacılığı, 22.Ardiye ve antrepoculuk, 23.Haberleşme, 24. Sağlık, 25. Konaklama ve eğlence yerleri, 26. Milli savunma, 27. Gazetecilik, 28. Genel işler

IBM Türk çalışanları da bakmış, bakmış, bakmış, 17. maddedeki büro kelimesi akıllarına yatmış ve bu iş kolunda örgütlenmişler.

İşveren gelmiş, o da bakmış bakmış, demiş ki yok arkadaş benim itirazım var siz büro çalışanı değilsiniz. Ama benim tahminim aslında hangi işkolunda olmaları gerektiğini de söylememiştir.

Ben de bakıyorum bakıyorum, bu 28'den birini tam seçeçekmiş gibiyken gene aklım karışıyor.

Ancak IBM TURK çalışanlarının kafası karışık değil, diyorlar ki, IBM TURK 1980 öncesinde (Ahh şu 12 Eylül öncesi yok mu!) BİL-İŞ sendikasını muhatap alıp üstüne toplu iş sözleşmesi de imzalamış. Üstelik kaderin cilvesine bakın ki BİL-İŞ de büro iş kolundaymış.

Onu bunu bırakalım da parmağın işaret ettiği yere bakalım burada mühim olan ne? 209 kişinin anayasal haklarını kullanmaya çalışmaları mı? Yoksa işverenin yan çizme çabaları mı?

[1] T.C Anayasası

MADDE 51. – (Değişik: 3.10.2001-4709/20 md.) Çalışanlar ve işverenler, üyelerinin çalışma ilişkilerinde, ekonomik ve sosyal hak ve menfaatlerini korumak ve geliştirmek için önceden izin almaksızın sendikalar ve üst kuruluşlar kurma, bunlara serbestçe üye olma ve üyelikten serbestçe çekilme haklarına sahiptir. Hiç kimse bir sendikaya üye olmaya ya da üyelikten ayrılmaya zorlanamaz.

[2] http://bilisimsendikasi.org/?page_id=17

DIŞ SES

"Bir düşün'de beni sana ayıran
Yalnızlık paylaşılmaz
Paylaşılsa yalnızlık olmaz."
Özdemir ASAF

Yakıtı “istemek” olan bir cihaz gibiyim. Daha doğrusu 'gibiydim' -herkes gibi. Benim de büyük küçük, sayısız isteklerim vardı; karşılanan ya da karşılanmayan ama beni hep ileri iten istekler. Yapmak için çaba sarfettiklerim, oturup olmasını beklediklerim, olmayınca kızdıklarım, olunca hayal kırıklığına uğradıklarım... Herkes gibi işte.
Pencerenin kıyısında karanlıkta oturuyorum. İçimden hiçbir şey yapmak gelmiyor ve bu beni hiç rahatsız etmiyor. Bakmak, görmek ve düşünmek yetiyor uzun süredir. Bir de daha fazla bakıp, görüp, düşünebilmek için gezmek. Bir nevi kalıcı turistlik hali. “Neyse.” diyerek toparlanıyorum. Uzun süredir konuşmadığımdan olacak, -sabah resepsiyondaki adama “Bir oda lütfen, sokağa baksın.” demiştim- sesim bir garip çıkıyor. Kalkıp pencereyi açıyorum. Benimle birlikte dışarı akan perde şehrin ağır havasında salınmaya başlıyor. Dışarıdan derin bir nefes alıyorum. Milyonlarca insanın yarattığı ses ve kokuyu taşıyor hava. Buraya hayat veren de bu, onların istek ve çabaları. Bu sayede burada hayat gerçekten akıyor. Binlerce yıldır güneş bir görünüp bir kaybolurken hep olduğu gibi. Hep aynı, fakat hep farklı. Kendimi bu kadar yabancı hissetme hazzını, bunu seyretmekten başka hiç bir şey vermiyor.
Bu haz uğruna, diğerleriyle oynamak yerine kenardan izlemeyi seçtiğim şu hayatın ufacık bir parçası, şimdi karşımdaki pencerede oynuyor. Gayet sade döşenmiş bir oda bu. İçinden taşan aydınlık renkleriyle karanlığı dışarı hapsediyor. Bana farklı açılardan bakan üç penceresi var. Soldaki açık pencerede uçuşan tül ve odanın içinde gezinen kızıl kadın dışarıdaki ses ve harekete uygun bir ritimde deviniyor. Oysa ben penceremi açmadan önce, soldaki köşede çıplak ayaklarını görüyordum. Sakin sakin oturuyordu. Şimdi tam karşımda duruyor. Arkası dönük. Saçlarının ıslak uçları çıplak sırtına dağılmış. Bir eliyle göğsünde birleştirdiği havlusunu tutarak eğilmiş, çekmeceleri karıştırıyor. Böyle hararetle bir şeyler aradığına göre onun da istediği bir şey var. Çünkü her hareket manalıdır.
Ne demişti manasızlıktan yakındığım dostum? “Bunları sen yaratmıştın, şimdi yine sen yıkıyorsun, üzerine etiketlenmiş bir manası yok yaşamın, okuyamıyorsun diye üzülme.” Sonra da eklemişti “ama sen oraya istediğini yazabilirsin.” İşte bunu beynimde döndürüp her şeyi yerli yerine koyunca, 'cihaza' gitgide daha az 'yakıt' koymaya başlamıştım. Hayatın koca bir şablon olduğunu farketmek son rahatsızlıklarımı da gidermişti. O zamandan beri rahatım. Yapmaktan zevk almadığım şeyleri tek tek gözden geçirip aslında çoğu alışkanlığın değişebildiğini gördükten sonra da durup yalnızca izlemeye başlamıştım.
Kızıl saçlı kadını gecenin penceresinde seyrederken ona hayat hikayeleri uyduruyorum. Hatta keyfini çıkarmak için bazen kendimi de katarak. Birazdan elinde bir fırçayla pencereye yaklaşıp saçını taramaya koyuluyor. Bakışları dümdüz dışarıda, gözleri dalarken elleri devam ediyor. Düşüncesine giriyorum: “Ahlak mıdır insanı hayvanlardan ayıran? Hiç sanmıyorum, olsa olsa ahlaksızlıktır. İyi yunuslar - kötü yunuslar diye bir kavram yokken insanlar için bunun anlamlı olması herhalde yeterli kesinlikte bir kanıttır. Zaten erkekleri tarafından saygı görmeyen dişi yunusların olduğu ütopik bir hikayede yaşamıyor muyuz?”
Düşünceleri beni şaşırtıyor, bunları dinlemek isterdim. Ama o, düşünmeyi ve fırçasını bırakıp sağda kayboluyor. Sonra bir an elini görüyorum, üzerindeki pembe havluyu karşıdaki yatağa fırlatıyor. Vücudunun pencereye düşen renkli gölgesinden giyinmeye başladığını anlıyorum. Dışarı çıkacak olmalı. Kolunda küçük bir çantayla, üzerindekileri çekiştirip düzelterek yeniden beliriyor.
Yasladığım pervazdan başımı ayırıp doğrulurken, o tülü içeri alıp penceresini kapatıyor. Bir an bana baktığını hayal ediyorum. Arkasını dönüp odadan çıkarken ışık sönüyor. Karşımda kalan koca karanlık bana hiç haz vermiyor.

BİR NEVİ ROZARİN


Her gece içinde kaybolduğum bir karanlığım var benim. Her gece kapatıp kapılarımı, perdelerimi örtüp içine gömüldüğüm, petrol kıvamında, nefes aldırmayan bir karanlığım. Kötü kalpli bir üvey ana şefkatiyle bekliyor beni. Geceleri onun o iğrenç, ama karşı koyamadığım sıcağına teslim oluyorum. Pis kokulu kollarıyla sarıp uyutuyor beni, uyuşturuyor. Nefes alamıyorum, ne-fes alamıyorum.
Ama bazen de odama bir peri kızı geliyor. O kadar sakin ve usulca beliriyor ki kapımda, o fettan karanlık hiç karşı koyamadan odanın köşelerine çekiliveriyor, ona yol vermek zorunda, bunu iyi biliyor. Ve yanıma geldiğinde, meltem kokan saçlarının serinliğine kavuştuğunda yüzüm, hiç gitmese diyorum, bağırmak geçiyor içimden: “Bırakma beni!”. Ama o kadar sakin, duru ve durgun ki; o gelince, her şey; saatin o yorucu tik takları, bütün konuşmalarım, bütün uğultular, gece sesleri, her şey susuyor. Susuyorum.

Serin parmakları saçlarımın arasında dolaşırken, en gizli gözyaşlarımı döküyorum beyaz elbisesine. Her seferinde, ben daha gitme diyemeden, dünyanin en tatlı serinliğini veren o ince ve beyaz parmaklarıyla enseme dokunup veda ediyor.

Bu günlerde yine onu bekliyorum; onu, saçlarını ve ellerinin serinliğini.
99'Ankara

Fotoğraf : Yek - Lohens

BIZATIHI

Sen
beni
öldürüyorsun.
Bıraksan
ben
zaten
ölecektim.
Zaten
öleceğim.
Zaman,
zaten'in
dolgusu
zaten.